5 Kasım 2017 Pazar

Bitmeyen Çile; Kıskançlık!

Bitmeyen Çile; Kıskançlık! 

Kıskançlık : Bir kimse bir üstünlük gösterdiğinde veya sevilen birisinin, başkası ile ilgilendiği kanısına varıldığında takınılan olumsuz tutum (TDK)

Uğruna cinayetlerin işlendiği, öldüresiye dayakların atıldığı, evliliklerin son bulmasını sağlayan, işten kovulmaların önünü de açan bir "tutum" ayrıca bu meret! Az veya çok her insanda var olan bir hissiyat bu. İllaki birisini bir nedenden ötürü kıskanmışızdır geçmişte...

İnsani bir duygu bu kıskançlık amenna ama ilkel, ilkel olmasının yanında bir de uçları çok sivri. Törpülememiz gerekiyor. Sevdikleriniz ve hatta sevmediklerinizin başarısı ile mutlu olmayı, onlar için de sevinebilmeyi, sevgilinize takılan gözleri sindirebilmeyi, sevgilinizin bu gözlere, gülümseme ile cevap vermesini ise hoş karşılamayı öğreneceksiniz. Yapılabilir mi? Vallaha yapılıyor aslında ama, işte bir aması var. Bu yazıda da üstünde duracağımız bu ikili ilişkilerde esas olan kıskançlık. Görece modernleşen toplumumuz içindeki ilişkiler ağında kıskançlığın yeri, kıskançlığın gerekliliği, gereksizliği üstüne biraz kafa yorma niyetindeyim.

Bir ilişki neden başlar? Öncelikle bunun cevabını vermemiz gerekiyor. "Sevmek" ilk akla gelen cevap. "Sevilme ihtiyacı" şeklinde bunu biraz daha masumiyetten uzaklaştırıp bir gereklilik haline getirebiliriz. Bireysellik yolunda tam gaz ilerleyen toplumumuzda bu çok normal bir ihtiyaç aslında. Sorun ise şurada başlıyor, bu ihtiyaçtan başlayan ilişkiler içinde acaba kaçta kaçı gerçekten "sevgi" denen şeyi yaşıyor. Çevremde gördüğüm pek çok ilişkinin bir sevgi yanılsamasından oluştuğunu görmemek için kör olmak gerekiyor. Allahtan bazıları dürüst, sohbet esnasında dert yanıyor bir arkadaşım, "vallaha hafta içi okul-iş derken zaten görüşemiyoruz. Haftasonları görüşüyoruz. Görüştüğümüzde de zaten sevişiyoruz sadece, belki film izliyoruz filan..." diyor, buraya kadar şartları suçlarken ben, yarıda kesiliyor düşünüşüm, "biliyor musun, aslında böylesi en iyisi" diyor.

Paylaşım ne kadar az ise sorun da o kadar az olur tabi ki. "Aman böyle ilişki mi olur?" demeyin, bu şartlarda bile arkadaşım son derece kıskanç bir erkek, keza kız da kıskanç bildiğim kadarıyla. Nelerini kıskanıyorlar merak ediyorum tabi ben de. Hafta içi çok az görüşen, msn-telefon başında geçirdikleri süre, birbirlerinin yüzlerine baktıkları süreden daha fazla olan bu iki insan da bir ilişki yaşıyor ve kıskançlar. Geldiğimiz noktadaki ilişkilerdeki yapaylığı ama bir yandan da gerçek kılma çabasını gösteren güzel bir örnek bence bu.

Kıskançlığı genelde kadına atfeden bir tutumumuz vardır. Kadın erkeği kıskanır. Bunun sebebi ataerkil yapıda olmamız ve erkeğin daha aktif, daha göz önünde bulunmasından kaynaklanıyor. Ancak kadının da üretime katılmasının artık zorunlu olduğu ve kadının da en az erkek kadar göz önünde olduğu özellikle metropollerde modern erkeğin bir anda nasıl mağara adamına dönüştüğünü de görebiliyorsunuz. Önemli olan dengeyi bulmak denilebilir ama o da zor iş. Kıskanmazsınız, "neden benle ilgilenmiyorsun? Yoksa beni sevmiyor musun?" soruları ile bunalırsınız, kıskanırsınız, bu sefer de "Bir nefes aldır mıyorsun bana, biraz rahat bırakamaz mısın beni?" tarzı sorular ile çileden çıkarsınız!

Böyle iken nasıl bir denge kurulur bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var, o da kıskançlığa bu kadar fazla takan insanların hayatında bir dönemin ilgi eksikliği içinde geçtiğidir. En azından benim yaşadıklarımdan çıkardığım şey bu. Kıskançlık bencilliği hem körüklüyor, hem de karşı tarafın ilişkiden, kişiden soğumasını kolaylaştırıyor. Kıskanılmaktan, kıskanmaktan hoşlananların bunu görememesine inanamıyorum. Şöyle bir gerekçe olabilir ama, "Seven insan katlanır!". Vallaha böyle bir gerekçeye söylenecek güzel bir cevabım var da yeri değil efendim. Onun yerine "Yok yaa?!?" diyelim biz.

"Seven insan katlanır" argümanı ile kıskançlığı ve yarattığı sorunları meşru hale getirmek de hastalıklı bir durum. Erkek arkadaşını arayıp, nerede olduğunu öğrenip, mekana gidip kapısında erkek arkadaşını bekleyen insanlar tanıyorum. Mekana gidip içeri girmemesini, bunu düşünceli olmak şeklinde yorumlanmasına hiç değinmiyorum. Genel olarak; "Bunun sebebi ne yahu, manyak mısınız?" diye sorduğumda, "Çok kıskanıyorum, ne yapayım?" cevabını alıyorum. Bu kıskançlık mıdır? Yoksa güvensizlik mi? İşte bir kilit nokta daha size.

Kıskançlığın altındaki etmenlerden birisi olarak ilgi eksikliği var demiştik. Bir de güvensizliği ekleyelim ona şimdi. Güvensizlik, toplumumuzun bir gereği haline gelmiş gözüküyor. Birisine güven duyuyorsanız garip geliyor hatta. Böyle olunca ikili ilişkilerde insanlar kendilerini en azından güvende hissetmek için, daha sonraları "ben elimden geleni yaptım" deme lüksüne sahip olmak için kıskançlık adı altında garip bir kontrol mekanizması kurmaya çalışıyorlar birbirleri üstünde. Bu o kadar mantıksız ve gereksiz ve dışardan bakıldığında o kadar komik bir mekanizma ki... İnsanlar durmadan bir sevgiliye sahip olmazlar malumunuz. Bir sosyal çevreleri, arkadaşları, dostları vardır. Bu ilişki içinde olduğu grupların adı konmamış kuralları, saygı, sevgi çerçeveleri bulunur.

Eğer yukarıda uzun uzun anlattığım özelliklere sahip bir sevgili sahibi olursanız vay halinize, yandınız! Yıllardır kimseden izin almadan buluştuğunuz arkadaşlarınızla, bir anda sevgilinizden izin alarak buluşmaya başlayabilirsiniz? Bunu nasıl sindirebilir bir insan bilemiyorum. Kız veya erkek farketmez. İlişkinizden önce bu insanlarla buluşmak, vakit geçirmek için annenizden ve babanızdan bile izin almazken bir anda bu hakkı kendinde gören birisine diyecek bir kaç çift lafınız olmalı bence. Kırıcı olmaya hiç gerek yok. Soru şudur ve basittir; "Ne değişti?". Gerçekten ne değişiyor ki? Arkadaşlarınız eski arkadalarınız, dostlarınız eski dostlarınız, siz eski sizsiniz, sadece hayatınızın özel bir yerine (en azından öğle olduğunu varsayalım) birisini koymuşsunuz. Eee? Eee yani? "Çocukluk işte" diyerek açıklanacak şeyler değil bunlar. Başlı başına "güvensizlik" kaynaklı tüm bu olanlar.

Sevgiliniz var diye karşı cinsten bir arkadaşınızla sevgilinizden izin alarak buluşmak ne demektir yahu? Başımdan geçen bir olay şöyle; Geçen yıl bir kız arkadaşımla Beyoğlu'nda buluştuk yürüyoruz. "Ay inşallah Mehmet görmez... Of off" diye diye sıkıntıya girdi kızcağız. Hani aramızda bir şey de yok, olsa anlayacağım. Sadece sohbet etmek için buluşmuşuz. Ama sıkıntı büyük, "Ya görürse?"... En sonunda "Ben çekemem bu sıkıntıyı..." diyerek evime yollanmış ve düşünmüştüm, "Ne sevgililer var yahu... Yoksa ben mi yanlışım?". Allahtan güzel bir kahkaha ile bu düşünüşü sonlandırmıştım. Tanık olduğum böylesi bir durumu sevgilinize veya kendinize layık görmeniz önce kendinize sonra da sevgilinize yapmış olduğunuz büyük bir saygısızlıktır! Bunun farkında değil misiniz? Ne kendinize güveniyorsunuz, ne sevgilinize... Büyük tepki alabilir bu cümlem ama bu iş böyle. Tekrarlıyorum, "Ne değişiyor?". Sizle birlikte olmadan önce sevgiliniz birileri ile buluşmuyor muydu? O zaman? Sormadan edemiyorum bu noktada, "madem bu kadar az güveniyorsunuz sevgililerinize, o zaman neden bir ilişkiniz var?"

Peki ya çözüm? Çözüm yok sanırım. Doğru olan, bu kıskançlık tutumunu abartmadan yaşamak diyelim biz. Ama bir müddet sonra iplerin ucu kaçmaya çok müsait olacaktır, bu uyarıyı da yapalım! İlişkilerde karşı tarafa güven esastır. Bunu kimse inkar edemez herhalde. Kıskançlık üstü güvensizlik oyunlarına bu yüzden gerek olmamalı.

Tüm bunları söyledikten sonra hatırlatmakta da yarar var, "beni hiç kıskanmıyorsun" denilerek iki kere terkedilmiş bir erkek tarafından yazılmış bir yazı okudunuz. Aman dikkat! :)

Şu bunaltıcı politika gündemine su serpmesi dileği ile

Saygılar Efendim...

Evlilik Derken?

Evlilik Derken? 

Son günlerdeki politik meselelerden bir nebze de olsa uzaklaşıp, insan ilişkilerine değinmek istedim bugün. Gençlerin korkulu rüyası, korkulu demeyelim de tepeden baktığı, istemem yan cebime koy dediği, toplumun en küçük birliği ailenin oluşması için gerekli olan "evlilik"ten bahsedeceğiz.

Evliliği kabul etmek için önce insanın içindeki bencilliği yenmesi gerekiyor herhalde! Bir kere her şeyin paraya denk getirildiği bu yaşam alanında, paranızı iyi günde ve kötü günde paylaşacağınız bir insanla "bir ömür boyu" için imza atıyorsunuz! Bunu göze alacaksınız.

Kendi ailemden gördüğüm buydu. Birikmiş paranın evde nerede olduğunu küçüklüğümden beri hep bildim mesela. Doğru olan da bu değil mi? Ama çalıştığım iş yerinde gördüğüm bir gerçek var, erkeklerin, eşlerinin bilmediği kredi kartları, bu adamların gizli banka hesapları ve hatta kredi borçları var. Nerede kaldı evliliğin harcını oluşturacak dürüstlük?

Dürüstlüğün her zaman evliliği sağlamlaştırmayacağı söylenebilir. Ancak unutmamak gerekir ki eğer ortada bir yalan var ise dürüst olmak sorun çıkarır. Siz doğru iseniz dürüst olmanız size eksi puan yerine artı puan getirecektir, getirmelidir!

Para konusu böyle iken, asıl insanın içini yiyen ve hala evliliklerin son bulmasında baş aktör olan "sadakat" konusu var bir de.

Sadakat üstüne saatlerce tartışabiliriz. Sadakat denen şeyin "aldatmak" düzleminde olmadığını da kanıtlayabiliriz hatta. Bunun nedeni sadakat dediğimiz şeyi biz insanoğlunun kendi kafasından üretmesinden kaynaklanıyor. Binlerce yıl öncesinden bugüne gelindiğinde, hem insanoğlunun geçirdiği düşünsel evrim, hem de toplumsal evrim sonucunda geldiğimiz nokta, tek eşliliği ahlaki görmekte. Elbette bunun genel geçerliliği yok, bizim ahlakımız berikinin ahlaksızlığı.

Genel anlamda düşündüğümüzde, toplumdan topluma değişen ahlak kuralları sonucunda neden-sonuç ilişkileri kuran bir beyine sahibiz. Elbette insanın düşünen bir varlık olmasından dolayı kendi ahlakını kendisi de oluşturabiliyor! (peh) Uzun lafın kısası, Dünya üzerinde yaşayan gerçekten baş belası yaratıklarız!

Doğaya baktığımızda ise,

Doğada bir sadakat duygusu yok ki. Bazı canlılar çiftleştikten sonra erkeği öldürebiliyor bile! "İnsan doğası" diye bir kısıtlama getirmemize şaşmamalı!

Sadakat düzleminde ahlak ve beraberindeki "aldatmama" eylemi, göze alması en zor şart herhalde evlilik için. Bir kere doğaya karşı çıkıp tek eşliliği seçeceksiniz. Erkekseniz işiniz yine bir nebze kolay, "çapkın" diye anılırsınız içten içe. Ama kadınsanız kibarca, "fahişe" olacaksınızdır! Bu konuyu bence son derece pratik ve güzel anlatan Arthur Schopenhauer'un "Aşkın Metafiziği" kitabı okunmalı.

Aldatan erkeğe, kadına ne kadar saygı duyulmalı evlilik kurumu içinde? Şöyle diyelim, eşinin ruhu duymadan aldatan erkek/kadın (farketmez) ne kadar doğrudur? Bir yandan evliliğinin devamını isterken bir yandan da insanlığın ilk gününden beri var olan en ilkel benliği olan "id"i ile barışık olamaz mı?

Kimileri "aşık insan aldatmaz" der. Kendince doğrudur elbette. Ben de böyle düşünenlerden olsam da, yine aynı yere geliyoruz.

Ahlak!

Toplum içinde kimileri için sapkınlık olarak değerlendirilebilecek "eş değiştirme" veya ingilizcesi "swinger" ortamlarında bir çekmecede bu çiftlerin evlilik cüzdanı bulunmuyor mu? Bu kişiler birbirine aşık değil mi? Onlara sorarsanız, "delicesine aşığız birbirimize" cevabını almanız çok olasıdır.

Karışık gibi gelse de aslında hiç bir şey karışık değil. İnsanlar bu tarz aykırı ilişkilerini, sistem içinde yarattıkları kendi özel alanlarında yaşadıkça, "bana ne yahu" diyorum ben!

Evlilik için "aldatmamak" gereğinin de ne kadar göreceli ve yoruma açık, içinden çıkılamayacak bir halde olduğunu da böylece görüyoruz! En azından benim için göze alınamayacak bir şey bu. (şimdilik)

Özellikle taşrada evlilik "aile kurmak" anlamına gelmekte. İşin bir de bu yönü var. Metropol yaşamında evliliği, birbirini deli gibi seven insanların birbirinden hiç ayrılmayacak bir ikili olmasının antlaşması olarak yorumlayabileceğimiz gibi, taşrada bu, çocuk yetiştirmek, soyu devam ettirmek gibi anlamlara da gelebilmekte. Taşradaki görücü usulü evliliklerin sayısının fazla oluşunun başka ne açıklaması olabilir ki?

Görücü usulü evliliklerin, sevişerek yapılmış olanlara göre daha dayanıklı olduğu bir gerçek aslında, en azından dışarıdan bir aile görüntüsü vermek açısından. İçeride kopan fırtınaları bilemeyiz. Yaşanılan depresyonları, kırgınlıkları, yalnızlığı... Mantık evliliği deniyor şimdi bu tarz evliliklere. Aşk gibi mantıksız bir işe mantık karıştırmak ne kadar akıl karıdır? Bilemiyorum, herkesin kendi hayatı, kendi seçimler diyerek sıvışıyorum aradan!

Bir diğer önemli konu, sorumluluk! İşte bu tartışma götürmeyen bir şey. Mağara yaşamlarımızdan bugüne kadar gelen sosyal meselelerimizden birisi. Mağara yaşamında erkek, avlanır, kadınını, çocuklarını korur sahiplenirdi! Modern yaşam içinde şeklen şemalen tüm bunlar değişse de, erkek, kadın farketmez, sorumludur birbirlerinden. Bir başkasının sorumluluğunu alarak kısıtladığınız kendiniz ise ayrı bir roman konusu olabilir. Üstüne bir çocuk, bir çocuk daha... Maşallah!

Evlilik ile kısıtlamaya başladığınız kendi özgür alanınız, büyüyen aile ve artan sorumluluklara ters orantılı bir şekilde daralacaktır!

3 haftalık tatil planlarınız, 1 haftaya düşecek mesela. Almak istediğiniz plazma tv'yi çocuğunuzun okul taksitini düşünerek erteleyecek ve hatta hiç alamayacaksınız! Kendi ayakkabınızın altı delikken, önce çocuğum, eşim diyerek onlara ayakkabı alacaksınız... Örnekler çoğaltılır elbette ama sonuç olarak KI-SIT-LA-NA-CAK-SI-NIZ !

Şimdi sormak lazım, "Değer mi?"

"Bekara karı boşamak kolay" derler halk arasında. Benim de yaptığım bu oldu bu yazıda.

Annem, ben eşşek kadar adam olsam da, beni gördüğünde yine "iyi ki doğurmuşum seni oğluşummm" diyerek bağrına basacak beni.

Babam, "Evlat özledik, ne zaman geliyorsun yahu" diye sormaktan vazgeçmeyecek hiç bir zaman. Kendi hayatlarını kısıtladıkları yetmezmiş gibi bir tane de çocuk yapmış insanların hali böyle işte!

Şimdi tekrar sormak lazım "Değer mi?" diye.

Ben bilemedim valla. Bir müddet daha da bilmek gibi bir derdim yok!

Saygılar efendim.

Ekşi Sözlük

Ekşi Sözlük 

Ekşi Sözlük'ü eleştirmek son zamanların modası oldu. "...yüzü olmayan insanların istediği hedefe serbest atış yaptığı bir hakaret yuvası!..."ndan "yılansı fare çocuklar"a dönüşmeyi başardı.En son "paganografik" gibi bir kelimeyi de yoktan var ettirerek görece gücünü göstermiş oldu. Ancak tüm bu yorumlar, eleştiriler hem çok dışarıdan geldi, yani sözlüğün iç dinaminiğini bilmeyen kişiler tarafından, hem de olabildiğince kişisel kaldı. Yani kendisi hakkında iki satır kötü yazı yazılan köşe yazarları sarıldılar kaleme, veryansın ettiler Ekşi Sözlük'e. Bu tarz yazıları her gördüğümde sözlüğün adam gibi bir eleştiriye ihtiyacı olduğunu düşündüm hep. Bu yazı da bu ihtiyaçtan ortaya çıkmaktadır.

Ekşi'yi eleştirmeye başlamadan önce, tüm bu eleştiri yığınından ötede olan bir akademik çalışmadan kısaca söz etmek lazım. Sayın Maral Erol'un "iktidar teknoloji ve maskulinite" adlı akademik çalışması örnek olay olarak Ekşi'yi incelemesi bakımından değerli bir kaynaktır. Akademik bir dil içermeyecek olan bu eleştirinin amacı ise Ekşi'nin şu anki durumu göz önüne alındığında, ürettiği şeylerle üretebileceği şeyleri kıyaslamaktan öteye gitmeyecektir. Kişiler bazında Ekşi'yi ele almak en büyük yanlış olacağından, Ekşi bünyesindeki bazı genellenebilecek davranış kalıplarını eleştirmek bir o kadar doğru olacaktır.

Ekşi sözlük Neye Hizmet Ediyor ?

1999 yılından beri aktif olarak içinde bulunduğum (2000 yılındaki atılmam sayılmazsa ) Ekşi'den öğrendiğim şu oldu. Burası bir eğlence sitesi. 2+2=4 ne demekse bu internet sitesinin hem kuruluş hem de kullanıcılar tarafından ağırlıklı olarak kullanılma sebebinin bu olduğunu görüyoruz. Bu o kadar alenen ifade ediliyor ki sitenin altındaki uyarı yazısı şu şekilde başlıyor; "Bu sitede yazilanlarin hicbiri dogru degildir." Site kurucusu tarafından bu uyarının (bilgilendirmenin) yapılması çok önemli aslında. Çünkü sizin ciddi ciddi yazdığınız bir çok yazıyı pratikte çürütmese de kağıt üstünde bitirecek bir yoruma neden oluyor. Site sizden eğlencelik şeyler yazmanızı söylemese de rica ediyor. 1999 yılında siteye ilk başvurumu yaparken Sedat Kapanoğlu'na yolladığım kendimce espirili olan bir paragrafın ardından şifremi ve kullanıcı adımı istemiş olmam, sitenin o dönem neye ihtiyaç duyduğunun da bir belirtisi gibiydi. "Eğlence".

1999 dan günümüze ne değişti peki?

Her sosyal varlık gibi Ekşi'de evrimleşti. Hem görünüşü bakımından evrimleşti, hem içinde bulunduğu toplum evrimleşti... 1999 yılında sadece bir e-posta ricası ile kabul edilen üyelik sistemi bir müddet sonra otomatikleşmeye başladı. Bu otomatikleşme aslında Ekşi'nin bir alt kültür ögesi olmaktan, popüler kültüre geçişini simgeleyen bir değişimdi. Keza öyle de oldu. Özellikle 2002 yılında yapılan alımlarla sözlük popüler kültürün bir parçasıydı artık. Medyada tanınmaya başladı Ekşi. Ünlüler, "acaba benim için ne yazdılar" diyerek sözlüğün kapısını aşındırmaya bu dönemde başladı desek çok da yanlış olmaz. Ekşi sözlük bir bilgi hazinesiydi gerçekten bu insanlar için. Kendileri hakkında milyarlarca para harcayıp yaptıracakları araştırmaları tek bir tıkla bedavaya bulabilecekleri bir "veri hazinesi".

Ekşi popüler kültürün içinde yer almaya başladığında, sivri yazılar artık daha sıkı ayıklanmaya başlandı. Sözlükte dolaşan sivil polis dedikoduları artık ciddiye alınmaya başlandı. Eskiden esamesi okunmayan T.C.K anlamlı hale geldi. Bundan doğal bir şey olamazdı çünkü Ekşi bir yandan da para kazanmaya başlamıştı! Ekşi'ye reklam alınmaya başlandığındaki tartışmalar gerçekten görülmeye değerdi. popüler kültür ve alt kültür çatışması gibiydi bu tartışmalar. Sonunda elbette "para" kazandı. Tüm bunları "Neden böyle oldu?" diye değil, böyle olması gerekli idi diyerek anlatıyorum. Başka türlü Ekşi'nin hayatta kalması söz konusu olamazdı. Günümüze gelecek olursak Ekşi Sözlük şu anda Türkiye'nin en çok ziyaret edilen internet sitelerinin ilk onunda yer almakta. Azımsanamaycak bir reklam gelirine de sahip. Son kullanıcı alımları için şu ana kadar 67098 kişi başvuruda bulundu. Şu anda 12774 aktif yazarı var.

Ekşi Sözlük ve Sahip olduğu Enerji

Ekşi'nin kullanıcı sayılarına baktığımız zaman bir kasabayı, ilçeyi değil, neredeyse bir il nüfusunu görmekteyiz. Bunu iki satırda yazdığınız zaman bir şey ifade etmeyebilir. Şu şekilde düşünün bir de. Bir şehrin tamamına, diyorsunuz ki "al sana kağıt kalem, YAZ! Durmadan yaz..." Bütün bu şehir halkı da, günlük hayatı bir kenara koysun (bu konuya da değineceğiz) önceliğini yazılara vermiş olsun... İnanılmaz bir enerji bu. 1990'ların başında birisine sadece bir fıkra olarak anlatabileceğiniz bir şey. Ama şu anda bu oluyor. Binlerce yazar şu anda yazılar yazıyor Ekşi'ye, siliyor, düzeltiyor, okuyor...

Ekşinin kuruluş amacından yukarıda bahsetmiştik. Safi eğlence. Bu amaç etrafında kurulan bir sitenin eğlence üretmesi gerekir elbette. Ama sözlüğün gelişmesi, sözlüğün milletvekillerinden öğretmen Ayşe'ye kadar dikkat çekecek hale gelmesi, sözlük üstünde ister istemez bir sosyal mesaj kaygısı güdülmeli isteğini doğurdu. Sosyal mesaj vermeyi espiri malzemesi yapan bir toplum olduğumuzdan bu tarz girişimler genelde bireysel oldu. Sözlüğün topyekün giriştiği sosyal etkinlikler genelde Doğuya kitap yardımları şeklinde oldu. Gerçi bu da bireysel girişimler sonucunda oluşmuş, ancak sözlük yönetiminin desteğini alarak Ekşi'ye mal edilmiş yardımlardır. Fakat Ekşi'yi asla anti demokratik bir uygulamanın karşısında veya yanında göremedik. Ekşi "ne sağcıyım ne solcu, futbolcuyum ben" diyerek her iki görüşten, en alevli yazarları bünyesine çekmeyi de başardı. Ekşi sözlük gibi çok fazla okunan bir sitede görüşlerinin yayınlanmasını kim istemezdi ki? Kullanıcı sayısı arttıkça sosyal içerikli yazılar daha da arttı. Ancak bu oranın çok üstünde, nazik bir şekilde "kaba bir eğlence anlayışına sahip" olarak tanımlayabileceğimiz yazarların sayısının da artması sözlüğü bulunmaz bir veri bankası halinden, kimilerine göre bulunmaz bir çöplüğe doğru sürükledi ve hala sürüklüyor.

Başlığı hatırlayarak sorumuzu soralım. Ekşi Sözlük'ün bahsedildiği üzere bir enerjisi var mıdır? Kullanmaktan kaçındığı veyahut kullanmasını bilmediği?

Ekşi'nin bir enerjisi var evet. Zaten bu enerji olmasa devinim sağlanamaz, hareket olmaz. Ancak bu enerjiyi bir kaos ortamına benzetmek çok yanlış olmayacaktır. Birbirinden farklı binlerce görüşten "ortak bir akıl" çıkarmak ancak dikta ile olabilecek bir şey. Veyahut o binlerce kişinin akıllanması ile olacak bir şey ki bu pek mümkün gözükmemekte. Oysa politika - siyasetten uzakta sosyal konularda bir ortak akıl çıkarılabilse bu insanların yarısından, yer gök inler. Nasıl inler diyenler için şu örneği vermek lazım. Cihangir'de oturuyorum. Beşiktaş'ın maçları olduğu zaman 2-3 kilometre uzaktan o insanların çıkardığı sesi camlarım kapalıyken dahi duyabiliyorum bazen. İnönü stadyumu tam kapasite dolu olsa 31.000 kişi civarı bir insandan çıkan ses bu. Ekşi'nin çıkaracağı sesi bir düşünün.

Ekşi Yazarları

Kendileri hakkında fikir sahibi olunmadan en fazla eleştiri alan, fikir yürütülen ve hatta hakaret edilen yazar güruhu herhalde Ekşi yazarlarıdır. Oysa içeri de avukatından, doktoruna, gazetecisinden, öğretmenine, siyasi parti danışmanlarından sivil polisine kadar her türlü insan yer almakta. Meslek grupları yönünden değil de şu şekilde düşünelim bir de. İnanıyorum ki Ekşi içinde en psikopat, hastalıklı insan da vardır, melek kelimesini tam anlamıyla hakedecek insan da. Böyle bir ortamdan söz ediyoruz. Böyle bir ortamda göze batan kişiler sivrilikleri nedeni ile ne yazık ki pek ipe sapa gelmez kişiler olmakta. Sözlükte popüler olmuş bir çok ismin sadece komikliği (görece kötü olan) ile ünlendiğini söylesek yanlış olmaz. Bu isimlerden sadece bir kaçı gerçekten bir "üretim" sergilemiş politik olmasa da sosyal meseleler konusunda (ciddi) bir iki cümle etmiştir. (Bu durum bizi yine başa götürmekte ve sözlüğün eğlence odaklı bir yer olduğunu bize hatırlatmakta.)

Yukarıda sözünü ettiğimiz Ekşi'nin evrimleşmesi sonucu yazarların profili de değişmiştir. 1999 yılının gençleri 2008'e doğru gelindiğinde "yetişkin" ünvanını aldı, düşünceleri, espiri anlayışları yeni yazarlarla büyük farklılık gösterdi. "Nesil çatışmaları"nın kaynağında bu değişim var diyebiliriz. Bir dönem, eski yazarlardan bir kısmının sözlüğü bırakması da bu sözlüğün evrimleşmiş haline en büyük tepkiydi! Son alınan yazar alımında bu çatışmanın fazla olmaması da artık sözlüğün anılarda kalan alt kültür öğelerinin iyice eriyip bittiğinin kanıtı gibi duruyor.

Ekşi sözlüğü bir bütün olarak değerlendirdiğimizde gördüğümüz enerji kaybını aslında mikro anlamda kullanıcılar bazında değerlendirdiğimizde karşımıza daha net sonuçlar çıkmakta. Ekşi Sözlük başında geçen saatlerin "makale okumak" için harcanmış olması demek bir çok yazarın okullarını herhalde en az 1 yıl erken bitirmesi manasına gelebilir. Ekşi'de geçirilen vakit kaybından bahsederken aslında burada bir internet eleştirisi yapmaktayız. Özellikle metropol yaşamında sistemin evlere hapsettiği insanlara bir çıkış imkanı sağlayan internet, bizim konumuz dahilinde ekşi sözlük, insanları gerçek hayattan (bakkaldan, manavdan, komşumuzdan...) uzaklaştırmakta, her şeyi bir tık kadar yakın hale getirmekte. Bu bakımdan ilişkilerin mekanikleşmesi, saydamlaşması yerine, sanallaşması biraz da bu değişim yüzünden.

Ekşi bazında konuşacak olursak, saatlerin geçirilmesi bir yana, yazarların ve okurların içine düştükleri en büyük handikap sosyal çevrelerinin bir müddet sonra sadece Ekşi Sözlük üstünden oluşmaya başlamasıdır. Aslında asosyal bir insan için sosyalleşme deneyimi sayılabilecek bu durum, normal insanlar için büyük bir tehlike, büyük bir tembellik belirtisi. Ekşi kendi bünyesinde "Zirve" adını verdiği organizasyonlarla hem yazarları hem de okuyucuları buluşturur düzensiz aralıklarla. İlişkiler başlar, ilişkiler biter, kavgalar yaşanır, dedikodu her yerdedir... Ancak ne yazık ki ortak paydanız bu insanlarla ekşi sözlüktür. Eğer bu insanlarla ekşi sözlük dışında bir şeyler paylaşmayı başarabilirseniz, işte o zaman bir arkadaşınız var demektir. Bu sosyal yaşam aslında o kadar sağlıksız ki, cep telefonlarında isminiz değil rumuzunuzla kayıt edilirsiniz, isminiz yerine rumuzunuzla hitap edilirsiniz... Sözlük kimliğiniz her şeydir, evde bekleyen çocuklarınızın çok bir önemi yoktur... Tüm bu sığ ilişki ağında yeşeren ilişkilerden çok azı sağlam bir temele sahiptir. Her ne kadar son zamanlarda bir çok sözlük içi evliliğin haberleri sözlükte duyuruluyor olsa da, boşanmalar duyurulmuyor. Bilemiyoruz.

Ekşi Sözlük Yazarları entellektüellik iddiası olmayan bir güruh olsa da bu şekilde anılmayı içten içe beğenir ama bu havada elitliğin bile hakkını tam anlamıyla şu ana kadar verememiştir. Sözlük içinde çok değerli yazarlar vardır var olmasına ama, ortak akıl yaratmak konusunda ne yazık ki onlar da ya yetersiz kalmaktadırlar ya da artık bıkmışlardır, bireysel bir mücadeleleri vardır. Ekşi sözlüğün asıl sahipleri ise (ne yazık ki demek gerekli midir size bırakıyorum) kaba, belden aşşağı espirilerin, anlamakta zaman zaman zorlanılan popülist yaklaşımların sahipleridir. Bunun böyle olması da gerekmektedir. Sözlüğün reklam alması, hayatına devam etmesi için bu insanların yazılarına muhakkak ihtiyaç vardır!

Toparlarsak;

Ekşi Sözlük sözde medya ileri gelenleri tarafından, buna Okan Bayülgen de dahildir, hiçbir zaman tam manasıyla anlaşılamamış bir olgudur. Bu öyle bir anlaşılmazlıktır ki Ekşi, kendisi bile tam olarak bir fikir birliğine varamamıştır kendisi hakkında. Ancak aslolan bir şey var ki bu sitenin bir eğlence platformu olduğu fırsat bulundukça söylenmekte, o kadar da ciddiye alınmaması gerektiği vurgulanmaktadır!

Ekşi Sözlük'ün sahip olduğu enerji, bir ortak akıldan öte bir kaosu beslemekte ve onu her geçen gün büyütmektedir. Kaos ortamı büyüdükçe çekiciliği artmakta ve rağbet görmektedir. Bu sayede de para kazanmaktadır, hem de yazarlarının, okurlarının elleri, klavyeleri sayesinde! Yazı yazarken unutulmaması gereken bir şey varsa, o da Ekşi Sözlük'ün ticari yanının hiç küçümsenmemesi gerekliliğidir!

Türk popüler kültürünün sanal ayağının ele başlarından Ekşi bünyesinde kendinizce değerli olan görüşlerinizi yayınlamak, gündem oluşturmaya çalışmak sizin bileceğiniz iştir. Çok sayıda insana hitap edip bir kaç kişiyi yakalayabilmek şansı veya elitist bir duruşla bu popülerliğe karşı çıkış. İkisine de saygı duymak gerekiyor. Çünkü kendi içlerinde tutarlı davranışlar.

Ekşi Yazarlarının sosyal yaşamlarını gözden geçirmeleri gerekmektedir. Elbette herkes için değildir bu laf. Ancak, sosyal çevrenizin sadece Ekşi'den oluşması demek aynı, iki metre ötedeki bakkaldan ekmek peynir almak yerine yemeksepeti.com adresinden sipariş vermeye benzer. Hayat ne msndir, ne yazdığınız entrylerdir, hayat sokakta gürül gürül akmaktadır!

Saygılar Efendim.

Facebook Messenger Nasıl Kullanılır?

Facebook Messenger Nasıl Kullanılır?

Facebook Messenger Facebook'un kullanılmasının kolaylaşması ve insanların birbiriyle iletişime geçmesi amacıyla yapılmıştır. Facebook Messenger konuşma olayının telefonda daha kolay ve anlık olmasını sağlıyor. Konuşmaya ek olarak resim, video, emoji gibi paylaşımlarında yapılmasını sağlıyor. Kolay kullanılabilir bir ara yüze sahip olduğu için kolaylıkla anlaşılması sağlanıyor.

Facebook Messenger Kurulumu Ve Üyeliği Nasıl Yapılır?

Facebook Messenger akıllı telefonların mağazası üzerinden kolaylıkla indirilebiliyor. İndirme işleminden sonra programı açarak Facebook ile bağlan yada e-posta ve telefon numaranız ile bağlanılabiliyor. Messenger girişimizi yaptıktan sonra kişilerinizi senkronize edebilir ve daha çok kişiyle iletişime geçilebiliyor.

Facebook Messenger'da Mesaj Nasıl Gönderilir?

Ana sayfada iken mesaj baloncuğu olan simgeye tıklayarak istediğiniz kişiyi seçip ardından göndermek istediğiniz mesajı yazıp aynı simgeye tekrar tıklamak yeterli oluyor.

Emoji mesajı göndermek için tekrar aynı konuşma yerine girerek gülen yüz simgesine tıklayıp istediğiniz emoji seçildikten sonra yollanılıyor.

Fotoğraf çekip göndermek için ise konuşma bölümündeki kamera simgesine tıklayarak fotoğraf çekip, yollanılıyor. Önceden çekilmiş bir fotoğraf göndermek için ise küçük çerçeve içerisindeki simgeye tıklayarak istenilen fotoğraf seçildikten sonra gönderiliyor.

Sesli mesaj göndermek için ise konuşma bölümündeki mikrofon bulunan simgeye tıklanarak istenilen ses gönderiliyor.

Messenger'da Görüntülü Ve Sesli Arama Nasıl Yapılır?

Messenger'da sesli ve HD görüntülü bir arama yapmak tamamen ücretsizdir. Messenger'da sesli arama yapmak için arkadaş listenizden aramak istediğiniz kişiyi seçerek ya da ana sayfada bulunan sesli arama simgesine tıklayarak arama yapılıyor.

Messenger'da görüntülü arama yapmak için ise ana sayfada bulunan sesli arama simgesine tıklayarak önünüze çıkan arkadaş listenizden aramak istediğiniz kişiyi seçtikten sonra kişinin yanında bulunan görüntülü arama simgesine tıklamanız yeterli oluyor.

Messenger Ayarlarında Neler Var?

• Bildirim sesleri ayarları
• Sohbet balonları
• Fotoğrafları ve videoları kaydetme
• Konum bilgisi gizleme gösterme
• Kişisel hesap ayarları

gibi ayar seçenekleri kullanılarak kullanım kolay bir hal alıyor.

Bu yazı daha önce diğer blogum www.cokbiliriz.com da yayınlanmıştır.

Windows 10 Yıl Dönümü Güncellemesi ile Bozulan Web Kamerası Nasıl Düzeltilir?

Windows 10 Yıl Dönümü Güncellemesi ile Bozulan Web Kamerası Nasıl Düzeltilir?

Windows firması Windows 8 ve 8.1’den sonra en iyi Windows olarak adlandırdıkları Windows 10’u piyasa sürmüşlerdir.

Windows 10 ile gelen yenilikler birçok kişi tarafından beğenilmiştir. Ancak Windows 10’a gelen güncellemeler birçok kişinin canını sıkmaya devam etmektedir.

Bunun sebebi ise her gelen güncellemeden sonra ortaya çıkan sorunlardır.

Windows 10’unun yıl dönümü güncellemesinden sonra ortaya çıkan web kamerası sorunu da bu sorunlardan biridir.

Güncellemeden sonra ister bilgisayarda bulunsun ister dışarıdan kabloyla bağlanılsın bütün kameralar problem çıkarmaktadır.

Güncellemeden sonra web kameraları donmaya ve işlevini doğru şekilde yerine getirememeye başlamıştır.

Bu sorunun çözümü için Microsoft yapılan başvurulara rağmen hala kesin bir çözüm bulanamamıştır.

Ancak bu işlemi geçici bir süreliğine ortadan kaldıran bazı çözümler geliştirilmiştir. Bu çözümü uygulamak için ilk olarak kayıt defterine ulaşılmalıdır.

Kayıt defterine ulaşabilmek için çalıştır kısmına regedit yazılması yeterlidir.

Daha sonra kayıt defterinde bulunan HKEY_LOCAL_MACHINE\SOFTWARE\Microsoft\Windows Media Foundation\Platform yazarak platform dosyasına ulaşılır.

Bu işlemden sonra yapılması gereken dosyaya sağ tıklanarak yeni kısmına gelinir ve DWORD yazılır.

Açılan sistemde EnableFrameServerMode kodu girilir.

Girilen bu yeni koda sağ tıklanır ve değiştir seçeneği seçilir. Değer verisi olarak adlandırılan kısma da 0 verisi girilir.

Bu işlem bittikten sonra kayıt defteri üzerinden bu sefer HKEY_LOCAL_MACHINE\SOFTWARE\WOW6432Node\Microsoft\WindowsMediaFoundation\Platform yoluna geçiş yapılır ve aynı işlemler tekrar edilir.

Bu işlemleri sonucunda geçici olarak kamera düzeltilmiş olur.

Bu yazı daha önce diğer blogum www.nevarneolacak.com da yayınlanmıştır.

Küreselleşme ve Serbest Ticaret Üzerine

Küreselleşme ve Serbest Ticaret Üzerine 

Küreselleşme Ne demektir?

Küreselleşmeyi basit manada “dünya milletlerini ekonomi, siyaset ve iletişim bakımlarından birbirine yaklaşmaya ve bir bütün olmaya götürmek” olarak tanımlayabiliriz. Ancak konunun çok boyutluluğu sayesinde küreselleşmeyi açıklayacak çok fazla tanım yapılmaktadır.

Ekonomik Bir Yöneliş Olarak Globalleşme:

Globalleşme, ülkeler arasında mal, hizmet, uluslar arası sermaye akımları ve teknolojik gelişimin hızlı bir şekilde artmasını ve serbestleşmesini ve bunlar sonucu ortaya çıkan ekonomik gelişmeyi ifade eder. Birbirleriyle mal işlemleri, çeşitliliği, değer artışları, hizmetler, uluslar arası sermaye akımları, teknolojinin çok hızlı ve yaygın bir şekilde yükselmesi ve bu sayılanların ülkeler arasında giderek serbestleşmesi sayesinde ekonomik gelişmeyi ifade eder (IMF World Economic Outlook 1997).

Giderek Artan Bir Hızda Dünyayı Kuşatan Bir Akım:

Globalleşme, dünyada birçok ekonomik, finansal, politik, ulusal güvenlik, çevresel, sosyal, kültürel ve ulusal eyaletler arası teknolojik bağlantılar, piyasalar ve bireyler yoluyla kıtalararası mesafeleri birbirine bağlayan bir ağ olarak tanımlanmaktadır.

Amerikalı Gazeteci-Yazar William GREIDER tarafından yapılan tasvir ise şu şekilde:

“Küreselleşme, harikulade bir makineye benzer. İmha ettiklerinin karşılığını alır. Modern ziraatın makineleri gibi büyük ve hareketlidir. Fakat çok karmaşık ve güçlüdür. Koşarcasına sahalar açar ve sınırları önemsemez. Hareketlilik devam ettiğinden, makine, arkasında büyük tahribat izleri bırakırken, aynı zamanda büyük miktardaki refah ve zenginliği beraberinde getirmektedir. Zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapmaktadır. Fakat direksiyonda kimse yoktur. Hızını ve yönünü kontrol eden bir iç dinamiği veya direksiyonu olmayan bir makinedir. Olabildiğince özgür ve de sınırsız... (Bu durum temelde onun kendi içsel istekleriyle yönlendirilmiş gelişme hareketi tarafından sürdürülmektedir). Makine, dünyayı yeniden yapılandıran, kendi kendine işleyen, bir ekonomik sistem draması oluşturan, zorunlu dünya çapında endüstriyel devrimin zorunlulukları tarafından yönetilen modern kapitalizmdir”.

Tüm bu tanımlardan çıkarabileceğimiz ortak sonuç, küreselleşme olgusunun bir bütünleşmeye, birlikteliğe işaret etmesidir. Sümerlerin tekerleği bulması ve ticarette tekerleğin gücü ile uzak yerlerle ekonomik ilişkilerini güçlendirmesi ile büyük bir hız kazanan ekonomik ve sosyal etkileşimi Küreselleşmenin başlangıcı olarak sayabiliriz. Günümüzde gelişen teknoloji olanakları ve ülkelerin birlikten yana değişen politikaları sayesinde (tek bir tuşa basarak kıtalararası para transferleri, çok uluslu şirketler, Avrupa Birliği gibi oluşumlar v.b) küreselleşme son sürat devam etmektedir.

Küreselleşmenin Ekonomik Boyutu

Esas itibariyle ekonomik bir olgu olarak karşımıza çıkan küreselleşme, siyasal ve sosyo-kültürel boyutları da mevcuttur. Globalleşmeyi tarihin akışı içinde ortaya çıkan bir olgu (realite) olduğu kadar; uluslararası ticaretin yaygınlaşması, emek ve sermaye hareketlerinin artması, ülkeler arasındaki ideolojik kutuplaşmaların sona ermesi, teknolojideki hızlı değişim sonucunda ülkelerin gerek ekonomik, gerekse siyasal ve sosyo-kültürel açıdan birbirlerine yakınlaşmaları olarak da tanımlayabiliriz. Ekonomik küreselleşme, genel anlamda ülke ekonomilerinin dünya ekonomisiyle entegrasyonunu, yani dünyanın tek bir pazarda bütünleşmesini ifade etmektedir. Bir başka deyişle ekonomik küreselleşme, ülkeler arasında mal, sermaye ve emek akışkanlığının artması sonucu ülkeler arasındaki ekonomik ilişkilerin yoğunlaşması ve ülkelerin birbirlerine yakınlaşması demektir. Bir ülkede Ekonomik Küreselleşmenin varlığından söz edebilmemiz için o ülkenin serbest ekonomi sistemini seçmiş olması ve muhakkak dış ticaret yapması gerekmektedir. Küreselleşme hakkında yapılan eleştiriler bu bağlamda bir “serbest ticaret eleştirisi” halini almaktadır. Serbest ticaretin ülkeler için getiri ve götürüsünü tartışmak bu bağlamda faydalı olacaktır.

Serbest Ticaret’in Kazandırdıkları

Serbest Ticaret kavramının artı ve eksilerini değerlendirirken, bu kavrama baktığımız yerin çok büyük önemi vardır. Eğer konuya “insan” faktörünü göz ardı ederek bakarsak, serbest ticaret günün şartlarına ayak uydurarak yeni sektörler yaratan, kar etmeyen sektörleri kapayan, ünlü ekonomist David Ricardo’nun tabiri ile “Zenginliğe giden dolaylı yol” dur. Gerçektende düşünüldüğünde, durağan bir toplum olmamanın yolu serbest ekonomiden geçmektedir. Her ülke belirli sektörlerde uzmanlaşarak ürettiği ürünleri ihtiyaç sahibi ülkelere satıp, ihtiyaç duyduğu ürünleri yine kendi sektöründe uzmanlaşmış ülkelerden satın alarak ekonomik bir denge sağlamaktadır. Böylelikle enerjisini (emek gücü, ham madde, sermaye v.b.) doğru şekilde yönetebilir ve ülke kalkınır, gelişir. Serbest ticaretin sosyal yaşamdaki iz düşümlerini görmek için kapalı sistemle yaşamış ülkelere göz atmak gerekmekte. S.S.C.B. deneyimi bize kendi kendine yetebilen bir ülkenin nelerden yoksun kalacağını göstermesi bakımından önemlidir. Rusya ile özdeşleşmiş Lada marka arabaların 1990 sonrası çehresinin ve teknolojik olarak özelliklerinin artması, serbest ticaretin basit ama gerçekçi özelliğini bizlere göstermektedir.

İşin insan faktörünü düşünmeden devam edecek olursak, Küreselleşme ve Serbest Ticaretin “yararlı” olarak görebileceğimiz bir diğer yanı, yatırımların gelişmiş ülkelerden, gelişmekte olan ülkelere kaymasıdır. Böylelikle gelişmekte olan ülkelerde istihdam sağlanmakta, yeni iş kolları oluşturulmaktadır. Uluslararası Şirketler vasıtası ile yapılan bu yatırımlar üretimin de küreselleşmesini sağlamıştır. Böylelikle teknoloji de dolaşımı sağlanan bir kavrama dönüşmüştür. Artık bir uçak veya araba tek bir fabrikadan çıkmamaktadır. Böylece, bir malın üretiminin değişik safhalarını oluşturan araştırma-geliştirme, parçaların hazırlanması, montajı, tamamlanması ve kalite kontrol gibi safhalar bir ülkeyle sınırlı kalmayıp; karşılaştırmalı üstünlüğe bağlı olarak tek bir üretim hattı içinde birden çok ülkeye yayılmıştır. Bir başka ifadeyle, üretimin küreselleşmesi ile üretim içi ihtisaslaşma önem kazanmıştır. Böylece, global firmalar etkinlik ve verimliliği ön plana çıkarmakta ve global rekabet koşullarını kendi lehlerine çevirebilmek için sürekli yenilik yapmak ihtiyacı duymaktadırlar.

Serbest Ticaretin bir diğer yararlı görülebilecek yanı yabancı sermayenin iç pazara girerek hem rekabeti hem de kaliteyi ister istemez yükseltmesidir. Finansal sektörün dışında yatırım için gelen yabancı sermaye bazen ana ülkedeki bir şirketin şubesini açarak, özelleştirme yoluyla eski kamu kuruluşlarını satın alarak, dikey ya da yatay bütünleşme metodunu kullanarak, ortaklıklar kurarak ya da tümden satın almalarla reel sektörde rekabete yol açmaktadır. Banka birleşmeleri veya banka şubelerinin açılması gibi yıllarca mali piyasalarda daha çok rekabete itilmekte dolayısıyla firmalar verimli ve etkin çalışmaya zorlanmaktadır (Kar ve Günay, 2003, s.18)

Küreselleşme ve Serbest Ticaret Eleştirileri

Yukarıda bahsettiğimiz Küreselleşmenin tüm bu olumlu yanlarının yanında eleştirilen yönleri de var. İlk başta belirttiğimiz gibi, konuya nereden baktığımız ile çok ilişkili yarar – zarar oranı. Eğer Küreselleşmenin Ekonomik sonuçlarına “insan odaklı” bakar isek herşey o kadar da parlak gözükmemektedir. Serbest Ticaretin kar elde etmeyen sektörleri acımasızca sonlandırması, bu sektörlerdeki çalışanların durumlarının ne olacağını akla getirmektedir. Serbest Ticaret savunucuları işsiz kalacak bu kesimi “kabul edilebilir bir kayıp” olarak bakmakta, yeni sektörlerin gelişebilmesi adına bu kişilerin zor durumda kalmasına göz yummaktadırlar. Bir ülkenin kalkınma planı ele alındığında tek tek bireylerin ne kadar önem taşıyıp taşımadığı tartışması, insana verilen değerle eş değerdir diye düşünmekteyiz. Sosyal devlet olgusunun önemi bu noktada çok büyüktür. İşsizlik parası, sigortası gibi kavramlar bu insanların hayatlarını garantiye almaları açısından büyük önem taşımaktadır.

Demiştik ki, uluslararası şirketler aracılığı ile yatırımlar, teknolojiler gelişmiş olan ülkelerden gelişmekte olan ülkelere doğru kaymaktadır. Bu iyiymiş gibi gözüken durumun altında yatan gerçek ise şudur; Üretim faaliyetleri global firmalar aracılığıyla sınır-ötesi sabit sermaye yatırımı, sınır-ötesi iştirak, fason imalat anlaşmaları gibi değişik şekillerde uluslararası arenaya taşınmaktadır. Üretim alanı olarak bütün dünyayı hedefleyen bu firmalar, üretim faaliyetlerini maliyet avantajı sağlayacak ülkelere kaydırmanın yollarını aramakta ve faaliyetlerini hammadde maliyeti, ara malı maliyeti, işgücü maliyeti ve dışsal maliyetler açısından daha cazip gördükleri ülkelere kaydırmaktadırlar. Bu yönelişte özellikle işgücü maliyetinin düşüklüğü ve dışsal maliyetler önemli rol oynamaktadır. “Global firmalar, ücret artışlarının işgücü verimliliğini aştığı ülkeleri hemen terk etmekte ve düşük işgücü maliyeti sağlayacak ülkelere ya da bölgelere yönelmektedirler. Bu işin bir başka boyutu da ithal teknoloji konusudur; Küreselleşme ile gelişmekte olan ülkelerin milli gelir ve ihracatları içinde sınaî ürünlerin payı gittikçe artmaktadır. Bununla beraber küreselleşmenin, bu ülkelerin teknoloji üretir hale gelmesine olanak sağladığını söylemek çok zordur. Bu ülkelerin ithal teknolojiye bağımlı yapısı, sağlıksız dış ödemeler bünyesi ve sık sık dış şoklara maruz kalmaları hala önemini korumaktadır”.

Ayrıca, bu firmalar kendilerini çevre koruma maliyetlerinin etkisinden kurtarmak ve böylece rekabet avantajı sağlamak amacıyla faaliyetlerini çevre koruma mevzuatları görece gevşek olan ülkelere kaydırmaktadırlar. Ucuz iş gücünün sonuçlarından en önemlisi gelişmiş ülkelerde büyük işsizliğe neden olmasıdır. Emeğin değersizleşmesinin yanında bu ekonomik atılımların altında yatan “daha fazla kar” mantığı, belirttiğimiz üzere çevreye duyarsızlığı, insana duyarsızlığı da beraberinde getiriyor. Aynı zamanda, her ne kadar yatırımlar gelişmekte olan ülkelere kayıyormuş gibi gözükse de Küreselleşmenin hız kazanmasından beri görülen şudur ki, Zengin ülkeler daha zengin, fakir ülkeler daha fakir olmaya devam etmektedir. Küreselleşme ile ülkeler arasındaki gelir dağılımında adaletsizliğin arttığı gözlemlenmektedir. Özellikle, 1980 sonrasında gelişmiş ülkeler arasında kişi başına gelir açısından bir yakınlaşma gözlemlenirken; gerek gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler, gerekse gelişmiş ülkelerin kendi aralarında uçurum büyümüştür. Bir çok gelişmekte olan ülkede kişi başına gelir artışı ortalama olarak ikiye katlanmasına rağmen, bu artış yine de gelişmiş ülkelerin sağladığı artışın çok gerisinde kalmıştır. Ayrıca, gelişmekte olan ülkeler arasında kişi başına gelir açısından bir kutuplaşma söz konudur. Kore, Malezya, Tayland gibi ülkeler gelişmiş ülkelerin kişi başına gelirde sağladıkları artışı yakalayabilirlerken; Orta Doğu ve Afrika ülkeleriyle, Hindistan ve Bangladeş gibi Asya ülkelerinde bu artış çok gerilerde kalmıştır. Tüm bunlar Küreselleşmeyi “Vahşi Kapitalizm, emperyalizmin yeni biçimi” olarak yorumlayan kesimin en büyük argümanlarını oluşturmaktadır.

Küreselleşme ile beraber sermaye hareketleri, hem hacimsel olarak artmakta hem de kısa vadeli ve spekülatif amaçlara yönelmektedir. Hacim ve karakter açısından biçim değiştiren yabancı sermaye hareketlerinin özellikle gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerini olumsuz yönde etkilediği, bu ülkelerde makro ekonomik istikrarsızlığa sebep olduğu ve finansal krizlerin sorumlusu olduğu sık sık gündeme gelmektedir. Kısa vadeli ve spekülatif amaçlara yönelen sermaye hareketlerinin hacminin büyümesi, gelişmekte olan ülkelerde finansal kriz potansiyelini artırmaktadır. 1994-1995’teki Meksika krizi ile 1997-1998’deki Asya Pasifik krizi buna örnek gösterilebilir. Her iki krizin nedenleri gerçek manada hala netlik kazanmamakla birlikte, sermaye hareketlerinin önemli bir istikrarsızlık kaynağı olduğu ve küreselleşmenin bu problemi hafifletmekten ziyade daha da kötüleştirdiği görülmektedir.

Sonuç

Toparlarsak; Küreselleşme tanım olarak dahi hala üstünde tartışılan, bir fikir birliğine varılamayan bir olgudur. Ancak göz ardı edilemeyecek bir gerçek vardır ki, Küreselleşme ekonomi dünyası çevresinde şekillenmektedir. Bir başka deyişle, küreselleşmenin devinimini sağlayan güç ekonomidir. Serbest Ticaret Kuramı ile can bulan ve kendisini teknolojik gelişmeler ışığında durmaksızın geliştiren ülkeler arası ekonomik ilişkileri acımasız bir rekabet ve piyasa anlayışına dönüşmüş durumdadır. Serbest Ticaret odaklı Küreselleşmenin yukarıda uzun uzadıya saydığımız genelde bireyi düşünmeyen yapısı büyük bir olumsuzluk olarak gözükebilir ama ülkelerin gelişmesi, yeni sektörlerin hayata geçmesi, rekabetin artması ile kalitenin yükselmesi gibi konular da olmazsa olmazlar arasındadır. Hal böyle olunca ülkelerin yapması gereken “sosyal devlet” anlayışını azami seviyede hayata geçirmektir. Küreselleşmenin insani olmayan boyutu bu şekilde dengelenebilir. Eğer küreselleşme maksadını aşan bir hal alırsa ileriki nesiller tarafından “yeni bir sömürgecilik akımı” olarak adlandırılacaktır. Bunun önünde duracak olan ülkeler kimliklerini ve sahip oldukları enerjiyi iyi kullanabildikleri sürece Küreselleşmenin kötü etkilerinden olabildiğince az etkilenecek ve küreselleşme ülkeler adına gelişmenin, kalkınmanın bir simgesi olacaktır.

80'li Yılların Öteki Çocukları

80'li Yılların Öteki Çocukları 

Tarih 1986 olsa gerek, Kırklareli'deyiz. Çocuğum tabi, elektrik düğmesi ile oynuyorum, yakıp söndürüyorum, annem müdehale ediyor,

- şşş, oğlum açıp kapama şu ışığı, işaret veriyorsun sanacaklar!!
- ... 1980'li yılları tanımlama ihtiyacı duyduğum her an aklıma gelen ilk şey işte bu anıdır.

Malumunuz 12 Eylül Darbesi Türkiye'de milyonlarca insanının hayatını etkiledi. Hapise giren anneler, babalar, kardeşler, sevgililer... Gözaltında kaybolanlar, işkence görenler... Tam da dünya bir değişim rüzgarına girmişken, pop, disko fırtınası ortalığı kasıp kavururken Türkiye'de milyonlarca insan "açık görüş"ü beklemekle vakit geçiriyordu. (Açık görüşü bilmeyenler için söylemekte yarar var, bayramda seyranda, hapishanelerdeki yakınlarınızla kucaklaşma imkanı veren, aranızda bir engel olmadan sevdiğinizi görmenize yarayan bir görüşme şekli.)

İşte böyle bir ortamda büyüyen çocuklardır bu "ötekiler"! Özal döneminin liberal dünyasında, bu liberaliteden payını alamamış çocuklardır. Bu dönemde etliye sütlüye dokunmayan, işini bilen memur ailelerin, bahsi geçen liberal ekonomi sayesinde rahata eren ailelerin çocuklarının 1980'li yıllar hakkındaki anlatılarından çok farklı bir tarifleri vardır. Bu ötekileştirme asla ve asla bir küçük görme olarak akıllarda yer almamalı. Büyük bir farklılık diyelim. 80'li yılların sadece commodore bilgisayarından, mavi ay dizisi gibi popüler kültür ögelerinden ibaret olmadığının bir sağlamasıdır.

Benim çevremden görebildiğim kadarıyla genelde tek çocuklar hakim bu kesime. O yüzden tek çocuk şımarıklığını pek görebileceğinizi sanmam. Dönemin gerektirdiği koşullar nedeni ile hep bir savunma duygusu içinde olmuşlardır. Aile dostlarının ziyaretlerinden akıllarında kalan hep bilmedikleri siyasi, politik, felsefi söylemlerdir. Ve belirtmek gerekir bu çocukların solcusu-sağcısı yoktur. Her ne kadar benim tanıdığım kesim sol görüşlü ailelerin çocukları olsa da, bu bahsettiğim şeylerin hepsini sağ görüşe ait aileler de yaşadı, yaşamıştır. Çekilen acının rakamlarla ölçülebilmesi mümkün olmadığı için işi rakamlara vurup, sizden şu kadar bizden bu kadar kişi yattı demenin de çok bir anlamı yoktur!

İşte bu öteki çocuklardan birisi de ben idim. Bu bağlamda bu yazı aynı zamanda benim için ufak çapta da olsa bir hesaplaşma, yüzleşme yazısıdır da. 12 eylül öncesinde de aktif siyaset içinde olan babam 1985 yılında Bursa'da yakalandığında babamın adını "başka" öğrenmiş bir ufaklıktım. Türkiye Sosyalist İşçi Partisi'nde 70'li yıllarda aktif, legal siyaset yapan babam, 80 sonrasında illegal bir yaşama geçmişti. (Burada altını çizerek söylemek gerekir ki, dönem içinde bulunan bir çok fraksiyondan farklı bir çizgisi vardı TSİP'in. "Bilimsel Sosyalizm" savı ile verdikleri mücadelede şiddete asla yer yoktu(muş). Kitap okuyan, yazı yazan, "Düşün" ve "Felsefe" isimli dergileri çıkaran bir koldu. Bu şekilde bakıldığında "elit" bir kimlikleri vardı. Bahsi geçen illegal dönemde de sadece yazı yazmaya ve fikirlerini insanlara ulaştırmaya çalışan kişilerdi. Şu bilindik anarşist yakıştırmasından farklı değil mi?) Babamın mahkumiyet sebebi ise çok komik. Artık cep telefonlarında melodi olarak dahi kullanılan, söylemenin, yazmanın yasak olmadığı Enternasyonel Marşı'nı dergide yayınlaması. Hani şu yakın dönemde sinemalarda da oynayan "beynelmilel" filmine konu olan marş. Gülüyorum, babam da gülüyor artık...

Kırklareli'ye annem ile birbaşımıza geldiğimizde, annemin tembihini de unutamam, "sakın babam hapiste deme!" Öyle ya, yeni bir şehire gelinmiş. Annem rehberlik merkezinde rehber öğretmen o zamanlar, devlet memuru yani, endişeleri kaygıları var ama, Allah için her anlamda taş gibi bir kadın! Çocukluk bu, anne sözü dinler mi, o zamnların meşhur sözü ile karşılık veriyordum ben de soranlara, "babam siyasi" diyerek! Yine hakkını vermek gerekir ki annem hiçbir şeyden eksik kalmamam adına tek başına büyük bir mücadele vermiştir. Ama babamı metristen çıkaramamıştır 3 yıl boyunca. Annemi bir otorite olarak (içten içe hala) görmemin nedeni de belki de birlikte geçirdiğimiz bu üç yıldır.

Aslına bakarsanız bu dönemi hafif atlatmış bir çocukluk dönemim var. Ama rahmetli anneannemin "baban komünist, komünist" diye bana takıldığında "hayır hayır" diyerek ortalığı yıktığımı da unutamam. Küçüktük küçük olmasına da, Metrisi gördük, metrisi yaşadık. Açık görüş olmadığında camdan ve demirden bir paravan ardında babamla ile telefonda görüşürken, konuşmalarınızı dinleyen askerin gülen yüzünü unutamadım. Benim gibi nice çocuklar adı duyulmamış hapishanelerde yakınlarını gördüler, açık görüşleri iple çektiler.

Peki sonra ne oldu?

Yakınlar hapishaneden fişlenmiş olarak çıktılar. Yaraları sarma dönemi başladı. Bu noktada çocuklar ilerleyen yaşlarda siyasetten olabildiğince uzak tutulmaya çalışıldı. Geçmişte çekilen acılar bakiydi ne de olsa, neme lazım bir kez daha yaşamak mı onları!!! Asla. İşte bu nedenden ötürü ben aile dostlarımızın çocuklarının çoğunda hep bir apolitiklik, bilgisizlik ve hayattan uzaklık gördüm, görüyorum. Babamla yakın zamanda yaptığımız bir sohbette de bu konuda babam şöyle diyordu; "Annenle en büyük tartışmalarımızdan birisiydi senin yetiştirilme şeklin. Annen hep siyasetten vs. bahsetme çocuğa derdi". Anneme kızmalı mıyım bu noktada? Yoksa hak mı vermeliyim? Hem ilgilenmemiş halim böyle ise ilgilenmiş halim nasıl olurdu değil mi? :). Şaka bir yana, anlamak zor değil hiç bu tartışmayı, ama ailelerde yaşanan bu sıkıntılı dönem çocukların gelişim sürecinde büyük zaman kayıplarına yol açmıştır. Bu bir gerçektir.

Bu dönemde bir de yurtdışına çıkanlar var. İşte benim sırf kendi (bencil) açımdan hayıflandığım nokta da bu. Yurtdışına çıkan bu insanlar bir şekilde, geleceklerini garantiye almışlardı. "Dava" için yurt içinde kalan aileler içinse bu garantiye alma işi sadece bir "şans" ile sınırlıydı. Geçtiğimiz ay tatilde babama yine bu konuyu açtığımda, "gitmedik." demekle yetindi. Benim ağzımdan cılız bi şekilde dökülen söz ise yine aynı şeydi, "benim için...".

Polislerle kötü anıları olan bir sürü çocuk da vardır eminim bu dönemde. Gözleri önünde ailelerinin dövüldüğünü, götürüldüğünü görenler vs... Bu konuda da şanslıyım, kare kare görüntüler var aklımda hep... İllegal dönemde, sahilde babamın bir balıkçı ile ufak bir kayığın yanındaki görüntüsü, göztepedeki evimizin mühürü, eve girdiğimizdeki polislerce darmadağan edilmiş evin hali... Ama karakol, polis görüntüleri Allahtan yok hiç. Sadece bir polisin muzlu süt alışı var bana. Demiştim ya, ben şanslı olanlardanım...

18 yaşıma geldiğimde babam yaşadıklarını, bilmem gerekenleri bir şekilde anlattı bana. Karşısına oturup anlatmadıysa da bir arkadaşı ile sohbeti esnasında her şeyi öğrendim. Kaçak dönemleri, yakalanışı, işkenceleri, emniyetten kaçmak fırsatı varken nasıl kaçmadığını... Herşeyi...

Şimdi deniyor ki 80'li yıllar... 80'li yıllar için geceler düzenleniyor, dönemin disko şarkıları çalınıyor, insanlar birbirlerine o yıllara ait anılarını anlatıyor... Pantolon içine sokulan gömleklerden, komik saç şekillerinden... Şundan bundan...

Bu kısa yazı ile hatırlatmakta yarar var, o yıllarda bir de ötekileri yaşayan "öteki çocuklar" vardı. Saygılar efendim...

Sosyal Ağlar

Yeraltı Yazıları on Feedburner Yeraltı Yazıları on Google+ Yeraltı Yazıları on Youtube Yeraltı Yazıları on Facebook Yeraltı Yazıları on Twitter Yeraltı Yazıları on Pinterest