17 Şubat 2017 Cuma

Kara Film

Kara Film

Film Noir (kara film) terimi, Fransız film eleştirmenleri tarafından bir çok Amerikan yapımı polisiye macera filmlerindeki karamsar yapıya itafen kullanılmaya başlanır. Gerek işledikleri temalarla gerek olay örgüsü ile karanlık bir duruş sergileyen filmler, özellikle II. Dünya Savaşı sonrası Fransa’da izleyiciye sunulan Amerikan filmleri olarak belirtilebilir. 1940′lı yılların başlarında kendini göstermeye başlayan kara film akimi, savaş sonrası dönemde daha da belirgin bir hal alarak 1960′lı yıllara kadar, Amerikan film endüstrisinde varlığını sürdürür.

Toplumun içindeki şeytani düşünceyi metaforik göstergelerle, ahlaki çıkmazlıkları ikiliklerle sunmaktadır. Heidegger-vari bir anlatımın izinden insanoğlunun varoluşa bırakılmışlığını imleyen kara film bir janra değil, bir stil, filmin kendine has tonu olarak değerlendirilmektedir. Bu stil, Avrupa’daki süregelen olaylardan baz alınan konuların göçmen film yapımcıları aracılığıyla Hollywood’a taşınmasi temellerine dayanır.

Post-noir olarak tabir edilen filmler, klasik kara film döneminin ardından klasik noir temalarının güncellenmesi olarak tanımlanabilir. Modern noir, tech-noir veya neo-noir olarak tanımlanmakta olan dönem filmleri özellikle 20.yy’ın ikinci yarısında etkili bir alana sahip olur. Tech-noir olarak değerlendirebileceğimiz filmler, hibrid yapıdaki bilim kurgunun, garip, güvensiz ve anlamsız bir geleceğin portresini çizmektedirler. Willam Gibson tarafından ilk kez kullanılan neo-noir terimi, özellikle 1970′lerde ve 80′lerde kendini göstermektedir. Başlıca yapımlar, Alien (1979); 1984 ( 1984), Robocop (1987), Outland (1981); Blade Runner (1982), Terminator (1984), ve Total Recall (1990) olarak sıralanabilir.

Melankoli, yabancılaşma, karamsarlık, ahlaki çatışma, suç, paranoya durumları ilk donem film noirlarda hakim olan konular olarak siralanabilir. Kahramanlar veya anti-kahramanlar çöküntüye uğramış karakterler, sıkı dedektifler veya özel ajanlar, polisler, gangsterler, siviller, savaş muhabirleri, suçlular ve katiller.. çoğunlukla karanlık yaşamları olan, karamsarlıklarla örülü bir geçmişten gelen yeraltından karakterlerin konu edildigi filmler; diğer filmlerle karşılaştırıldığında, takıntılı, hasarlı, korkutulmuş ve yalnız olan karakterlerin varolma savaşı ve bu savastaki surekli kaybeden olma halleri oldukca yogun bir dille vurgulanmaktadır.

Film noirlarda işlenen kadın karakterleri iki ayrı kutup olarak ele alınabilir; bir tarafta sorumluluk sahibi, güvenilir ve sevgi dolu olan kadınlar, diğer tarafta gizemli, değişken, ikili oyunlar oynayan, görkemli, güvenilmez, sevgisiz, sorumsuz, erk sahibi femme fatalèler… Film noirların erkek karakterleri ise genellekle bu iki kadın tipinden birini seçer, bu seçim genellikle femme fatallerden yana olur bu durumda erkek karakter ya bir suç işler yada tutkunun beraberide getirdiği suçlara nail olur.

Genellikle siyah beyaz olarak çekilen klasik film noirlar, insanın karanlık yanını yansıtmaya eğilimlidir. Deneyimlern puslu, karanlık ve sadist yönlerini tanımlamaktadır. Karamsar, sinirli ve kuşkucu bir atmosfer en belirgin karakterler olarak ön plana çıkmakta; ‘yararlılık’ , ‘şeytanilik ve tuzağa düşürme’ile içiçe işlenmektedir. Filmlerdeki karakterlerin etkisinden kurtulamadıkları bir geçmişleri ve bu saplanıp kalmışlıkla yenilenen hataları söz konusudur.

Film noirlarda, alman dışavurumculuğundan miras alınan ışıklandırma nosyonu etkili bir şekilde kullanilmaktadir. Alman dışavurumculuğu, insanın içinde taşıdığı kötücüllüğü betimleme üzerine bir girişim olarak tanımlandığında film noirlar ile alman dışavurumculuğunun eş tabanlılığı daha da belirgnlesmektedir. Dışavurumcu ışıklandırma ile mekana eklemlendirilen atmosfer insan eliyle yapılandırılarak, formların gün ışığındaki görünüşlerinden daha farklı algılanmasını, görselliğin bağlamından kopartılmasını sağlamaktadır. Dar kamera açılarının sıklıkla kullanımı yansıtılmak istenen buhranın, sıkıntının tamamlayıcısı, belirteni ve altını çizeni olarak ön plana çıkar. Film noirlarda sıklıkla kullanılan motiflerden biri de yuvarlaklar halinde havaya yükselen sigara dumanıdır. Varoluşsal kaygılar, dengelenmemiş kompozisyonlarla aktarılırken, film setlerinde low-key lighting (düşük tonda ışıklandırma) kullanılarak, karartılmış pencereler, karanlık görünümler ön plana alınmakta; filmlerin dış çekimleri ise genellikle geceleri gölgelerin hakim olduğu ıslak asfalt yollarda, yanıp sönen neon ışıklarının aydınlattığı yeni yağmur yağmış kaygan sokaklarda yapılmaktadır. Hikayelerin geçtikleri mekanların, genellikle karanlık sokaklar, az aydınlatılmış apartmanlar, büyük şehirlerdeki dar otel odaları olması savaş döneminin geride bıraktığı ağır korkuların sığınakları olma hallerinden ileri gelmektedir. Savaş zamanı yaşanan elektrik kesintilerinin yanısıra farkedilmez olma, görünürlükten uzaklaşma psikolojisi bu konumlandırılmayı desteklemektedir.

Hikayeler genellikle karmaşık ve dönüştürülmüş olarak aktarılmaktadır. Film noirlarda flashback (geridönüş) ve voice over (üst ses) kullanımı oldukça yaygındır. Film karakterinin sürekli bir unutkanlık yaşaması veya amnesia hastası olması hali oldukça yaygındır. Geri dönüşler ve yeniden değerlendirmeler ile kahramanın kişisel hayatı, belleği üzerinden izleyiciye sunulmaktadır. Bu sunumda iki farklı anlatım yolu izlenir, birincisi izeyicinin kendisini kahramanin yerine koyduğu, olayları onun gözünden yaşadığı, algısal hikayeleme; diğeri ise izleyicinin olayların tanığı olduğu ve olayları yargılayabilme hakkını elinde bulundurduğu düz anlatımdır.

İlk film noirlar, dedektif filmleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Genellikle çok satan edebiyat kitaplarından uyarlanan filmlerin senaristleri Raymond Chandler, James M. Cain ve Dashiell Hammett olarak sıralanabilir. Genellikle bir erkek karakterin çevresinde gelişen film noirların aktörleri, çoğunlukla Robert Mitchum, Fred Mcmurray veya Humphrey Bogart, bir femme fatale ile ilişkiye girer; genellikle Mary Astor, Veronika Lake, Barbara Stanwsyck veya Lana Turner. Kadınsılıklarını kullanarak erkeği manipule eden ve bir şuç işlemesine ön ayak olan femme fatalé’lerin sonu genellikle bir zarar görmesiyle ve ilişkide olduğu erkeğin hayatıyla sonuçlanır.

1941 yapımı olan Malta Şahini (The Maltese Falcon), Dashiel Hammett’in kitabından uyarlanan bir John Huston yapimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Humphrey Bogart, mücevher hırzıslarının hizmetinde olan karizmatik Sam Spade’i canlandırırken Mary Astor femme fatalé rolundedir. Bogart’ın filmografisinde önemli bir yeri olan malta şahini, nihilist stilde çekilen ilk filmlerden biri olma özelliğine sahiptir. Bogart’ın altı yıl boyunca beyazperdeye hakim olacak olan imajının temellerini attığı film ayrıca Huston’un ilk filmidir. Malta Şahini’nin iki eski versiyonu bulunmaktadır; Ricardo Cortez ve Babe Daniels’in Malta Şahini (1931) ve Warren William, Bette Davis’in Şeytan Kadınla tanıştı (1936). Huston roman ve film arasındaki dengeyi yakalayarak, kamaşık olay örgüsünü bozmadan aktarmaktadir. İsimler, cinayetler, entrikalar peşpeşe sıralanırken, mücevher kaplı efsanevi bir şahin heykelinin peşine düşmüş bir grup insanın öyküsü, ikili oynadigini büyük bir cazibeyle maskelemesini bilen kadın tarafindan domine edilmektedir.

Orson Welles’in filmleri önemli kara film göstergeleri taşımaktadır. Dışavurumcu filmi Yurttaş Kane (Citizen Kane), üçlü karmaşık aşk ilişkisini konu edinen The Lady from Shanghai, bir b-film klasiği olan Touch of the Evil.

Raymond Chandler’In ünlü karakteri Philip Marlowe ise, bir çok aktör tarafından canlandırılmıştır. Murder My Sweet’te Dick Powell, The Brasher Doubloon’da Robert Montgomery, Marlowe’da James Garner… Bu canlandırmalarda öne çıkan Humprey Bogart’ın başrol oynadığı Büyük Uyku (The Big Sleep) olur. Bogart’ın, şantaj, pornografi ve cinayet ucgeninini ortasinda kalan karakter canlandirmasi ve Dashiel Hammet’in Malta Şahini’ndeki Sam Spade’ìn başarısı Warner Brothers şirketini başka bir süper dedektif öyküsü aramaya iter. Philip Marlowe kişileştirilmesi Warner Bros’un tam da aradığı karakterdir. 1946 yapımı Büyük Uyku karmaşık olay örgüsü ile ilk defada anlaşılamayacak bir film; bir özel dedektif bir şantajcıyı bulmakla görevlendirilir ama kısa süre içinde kendini cinayet, ihanet ve şehvet karışımı bir girdabın içinde bulur. Ayrıca 1978 yılında yeniden filme alınan Büyük Uyku’da Marlowe’u Robert Mitchum, iki kızkardeşi Candy Clark ve Sarah Miles, gangster Eddie Mars’ı Oliver Reed canlandırmaktadır.

Şok etkisi yaratan, melodramik film noirlar romantizm ve kendini yok etme arasında gelgitler yaşatan femme fatalèler ve hayattlarındaki erkekler uzerine denemeler olarak tanimlanabilir. Double Indemmnity, The Woman In The Window, The Postman Rings Twice, Out Of The Past bu temaya örnek teşkil eden filmlerdir. Billy Wilder’ın James Mccain’in romanından uyarladığı Double Indemnity, Barbara Stanwyck’in sigortacısı ve sevgilisi olan Fred Macmurray’ı kocasını öldürmeye ikna etmesi, böylelikle sigorta olanaklarından yararlanarak ikili bir kazanç sağlama amaclari konu edilmektedir.

Fritz Lang’ın The Woman In Window’unda başarılı birakademisyen olan Edward G. Robinson’un istemenden, hiç niyeti olmadan işlediği bir cinayet sonrasında Joan Bennett’in şanajlarına maruz kalması konu edilmektedir.

Belgesel üslubu olan film noirlar genellikle karanlık, ıslak sokaklarda, şehrin suç işlenen bölgelerinde realist ve yarı belgeselci bir tavırla çekilen filmler olarak tanimlanabilir. Ayrıca sadece hapisanede geçen film noirlar, kadınların mağdur olduğu film noir örnekleri bulunmaktadır. Kadınların hayatlarındaki erkekler, genellikle kocaları tarafından kullanılıyor oluşları Hitchcok’un ilk filmlerinden Rebecca, Otto Preminger’in Laura’da karsimiza çıkmaktadır.

Modern film noirlara gelindiğinde Roman Polanski’nin Chinatown’u (1974) veya 1981 yılında çekilen Body Heat örneklendirilebilir. Double Indemnity’ye bir gönderme olarak Lawrence Kasdan’ın yönettiği Body Heat, bir avukatın kadın karakterin, Kathleen Turner’in, kocasını öldürme hikayesinin yeniden anlatımıdır.

Tech-noir’lara gelindiğinde, modern dünyaya futurist yaklaşımlar soz konusu olmaktadır. Ridley Scott’ın bir bilim-kurgu klasiği olan Blade Runneri Los Angeles toplumunda Harrison Ford’un androidleri öldürmekle görevlendirilmiş bir dedektifi konu almaktadır. Alex Proyas’ın Dark Citysi de futurist postmodern ve karanlık bir toplum düzleminde ele alınmaktadır.

Film noir terimi ayrıca birçok filme uyarlanmıştır; 50′li yılların western filmleri: The Gunfighter (1950) ve High Noon (1952); 40′li yilların gangster filmleri: They Drive By Night (1940), White Heat (1949); belirli bir janra ait olmayan dramatik filmler: Sunset Boullevard veya 60′ların ve 70′lerin polis-kahraman filmleri sayılabilir.

burdan sonrası da cgencer’den:

Modern zamanda geçen film noir filmlere hiç kuşkusuz bu alanda virtüöz sayılabilecek David Lynch’in İkiz Tepeler (Twin Peaks) filmini ve dizisini, Kayıp Otoban (Lost Highway) ve Mulholland Drive’ı eklemeden olmaz.

Diğer modern film noir klasikleri arasında Jean Pierre Jeunet’in Kayıp Çocuklar Şehri (City of Lost Children) ve Şarküteri (Delicatessen) filmleri ayrı bir yere sahiptir.

Neo-noir denilebilecek türde Avalon, anime alandan gerçek alana da kaymaya başlayan Mamoru Oshii ilk sağlam çıkışını Ghost In The Shell ile yaptıktan sonra çekmiştir ve Polonya’da geçen postwar dönemi sanal gerçeklik/femme fatale karışımı siyah/beyaz bir yapımdır.

0 yorum:

Yorum Gönder

Sosyal Ağlar

Yeraltı Yazıları on Feedburner Yeraltı Yazıları on Google+ Yeraltı Yazıları on Youtube Yeraltı Yazıları on Facebook Yeraltı Yazıları on Twitter Yeraltı Yazıları on Pinterest

DMCA